Tangonun Kralı: Metin Yazır

1 Kasım 1968 Yozgat / Çayıralan doğumlu Metin Yazır… Kendi deyimi ile Küçük Moskova doğumlu..
Kendisini, hikayesini dinlemek için randevu almak üzere aradığımda Yunanistan’da olduğunu,1 hafta sonra uçakla sadece birkaç saat için Ankara’ya geleceğini ve bana sadece yarım saat ayırabileceğini söylemişti; ama gidişi muhteşem oldu. Hayatın tango gibi kesin dönüş ve kuralları olmadığını; zamanın da bizim irademizle bizimle sınırlı kalmayacağını gördük…

Masadan kalktığımızda kocaman bir adamın kocaman hikayesinden başım dönmüştü..
Tango bizim kültürümüze ait bir dans olmamasına rağmen, Arjantin’den sonra ikinci adres gösterilmek gibi bir başarıya sahip olmak gurur verici.

Tangodaki dramatik unsurlar, bu dansa aşk ve tutkuyu taşırken kesin kuralları da getirmiş. Herkesin başarabileceği kadar basit olmadığı gibi; hem cinselliği çağrıştıran yanı ile bir dönem ayıplanmış hem de kalp dostu olarak tavsiye edilmiş. Bu kadar yaman çelişkiyi içinde barındıran tangoyu, ama gerçek ”Arjantin Tangoyu” Türkiye’ ye getiren adamı tanımamak eksiklik olurdu.

Nasıl biriyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Alabildiğine çılgın, tutkulu ve modern bir dünya vatandaşı olarak karşımda duruyor Metin Yazır.

HERKES ALMANYA’DA GURBET ÇEKERKEN, ALMANYA HASRETİ ÇEKEN BİR TÜRK

Metin Yazır henüz 6 aylıkken babası Hannover’e gidiyor çalışmak için. Daha sonra annesi ile birlikte tekrar 4 yaşındayken kendisi adım atıyor gurbete.

”Çok hareketli bir çocuktum ben. Evin hemen yanında bir Alman okulu vardı, kaçak giriyordum sınıfa; ama öğretmenler sesini çıkarmıyordu. farkında olmadan anadilim Almanca oluvermiş ve ben benimsemişim burayı…” diye başlıyor. Evde baba ile bazı sorunlar var ve 9 yaşında ailesini Alman yetkililere şikayet edecek kadar cesur. 4 yıl orada yetimhanede okuyor, ama hayatının en mutlu günleri; baskı yok, ders zorunluluğu yok, eğitim ve eğlence iç içe… Babası ve annesi ”bu çocuk gavur olacak” korkusu içinde onu tatil için memlekete götürmeye ikna ediyorlar.

13 yaşında ve başına geleceği bilmiyor. Onu memlekette bırakıp tekrar Almanya’ya dönüyorlar. ‘‘Bu bir kabustu benim için” diyor. O eğitim sisteminden çıkıp 80 kişilik sınıflara girmek; üstelik Türkçe de yok!
Çaycılık, amelelik, fırıncılık ve oto tamirciliği yapmış… Para biriktirip tekrar Almanya’ya gitmek için ölüyor. Bir yandan 12 Eylül sonrası Küçük Moskova’ya atanan sağcı öğretmenlerle arası çok iyi değil.

Alamancının çocuğu (!) olarak, elinde futbol topu olan tek çocuk belki; ama o topla başkası okulun camını kırınca kabak da ona patlıyor. Hemen büyütüyor yaşını ve askere gidiyor Malatya’ya. Askerlik sonrası adliyede çay ocağı işletirken vize almayı deniyor. Ablası bir davet mektubu yolluyor ona Almanya’dan. Vize 6 aylık çıkınca havalara uçmuş ” Tamam… Oldu bu iş” demiş…

Almanya’da ilk adresi Münih…! İnisiyatif Gençlik diye bir dernek… Almanca’yı unuttuğunu daha uçakta fark ediyor. Hemen dernek yöneticilerine dönüyor ”Bana Almanca öğretin; ben de bütün binanın temizliğini üstleneyim” diyor… ” Hademelik mi yaptın yani? diye soruyorum. Ama öyle bir huşu içinde anlatıyor ki sanki Deutsche Bank’a CEO olmuş gibi…!

İlk işi, vizeyi nasıl uzatıp burada kalabilirim? olmuş… Alman bir avukata gidip Gençlik Bakanlığı’nı şikayet etmek olmuş… Nasıl yani? diyorum

”13 yaşında ailemi şikayet ederek yurda geldim; ama yine onların eliyle memlekete götürüldüm… Aradan geçen 10 senede Gençlik Bakanlığı bana ne olduğunu araştırmadı; bana göre hata yaptılar, yani bu bir eksiklik. Haklarımı geri istedim ve aldım…” deyince çok dişli bir adam olduğunu bir kez daha anlıyorum…

HADEME TANGOYA KAFAYI TAKARSA NE OLUR?

”Yıl 1992 Bosna’daki savaştan kaçan gençler de var… Bayağı kalabalık dernek. Gencim ve arada diskoya gidiyorum, ama utangaçlık var… Dans falan bildiğim de yok. ”Peki sonrası? diye sormuş kendi kendine… ”Burada başka ne yapabilirim? ” Hayallerini yazmış kağıda 20 madde halinde…

“Futbolcu mu olayım yoksa iş adamı mı? Bakkal mı açayım yoksa tuvalet mi temizleyeyim? diye. O sırada bir dans ofisi görmüş. Gençlik merkezinin alt katında dans dersleri yapsak diye bir fikir. Almanca öğretmeni Barbara’ya danışmış. 20 kişi topla halk dansları başlatalım” diye bir fikir; ama bu sarmamış.

Eşli dans fikri uyanmış kafasında. Mariana Jablonski adında bir hoca gelmiş; blues, ingiliz vals, çaça, rumba ve samba dersleri başlamış. Barbara bir gün” Sende Arjantinli tipi var. Sen Arjantin tango öğren! ” demiş
”Peki kim ve nasıl öğretecek?” diyorum. ” Münih’te Arjantin Tango okulunun antrenmanına gittim. Stefan adında bir Alman. Üç adım gösterdi önce; sonra da dönüp ”2 yıldır dans ediyorum 18 figür öğrendim. Siz Türklerin eşli dans diye bir kültürü yok, hiç boşuna uğraşma!” dedi bana diyor… İnanılmaz ağırına gitmiş…! Hırs yapmış…

Yıl 1993… Dans gecesinde buluşmak için iddiaya girmişler. 14 günde 66 figür öğrenmek için ant içmiş. ”Niye 66?” diyorum. ”Yozgat’ın plakası” diyor. Kahkahayı patlatıyorum…

Var olan figürlere kendisi de bir şeyler katarak hızlı pratik yapmaya başlamış. Bir milonga gecesinde dans eşi ile kavga eden bir hanımefendi görüyor. Eşine uyum sağlayamadığı için azar işiten Victoria..! ”Gel beraber dans edelim..” demiş. Hademelik yaptığı okulda belirli günlerde milonga gecesi yapmaya başlamışlar. ”Kuralları ben koydum ama” diyor. Türk usulü tokalaşma, herkese Türk usulü yemek yapıp getirme ve de bilenlerin bilmeyenlerle dans etme zorunluluğu!

”İnanması zor biliyorum; ama tam 120 kişi geldi ilk gecede!!! diyor…

Bir gün Victoria gelip ”Regensburg’ta tango atölyesi var. Ona muhakkak gitmeliyiz” deyince, hemen yola çıkmışlar. Gustavo Naveira efsane adam… Arjantin Tangonun ustası. Dersi veren o. Metin Yazır’a hayran kalıyor Naveira.. ” El Turco, eğer broadway’ a gidersen şu figürleri de mutlaka öğren” diye bir şeyler anlatıyor ona… Ama Metin Yazır hala tuvalet temizlemeye devam ediyor!

”4 yıl çıkmadım Münih’ten; istedim ki adım duyulsun ve ben usta olayım. Adımı duyan geldi. Ve bir süre sonra para kazanmaya başladım. Bir gün milonga gecesi düzenlediler Münih’te; ama benim için düzenlenen geceye beni sokmadılar Türk olduğum için. Malum Türkler dans ve içki ile olay çıkaranlar olarak biliniyorlar! ” deyince şok oldum! ”Peki sonra ne oldu” dedim…

”Süddeutsche Zeitung diye bir gazete var Almanya’da; liberal-sol ve 1945′ den beri okunan, saygınlığı olan bir gazete. Olay büyüdü ve ben manşet oldum orada” Elime alıp gazetenin artık sararmış küpürüne ve manşete bakıyorum; aslında o bile onur kırıcı ”Dansçı olarak büyüleyici; ama misafir olarak rahatsız edici! ” diyor Türkçe tercümesi ile…

DEVAMI : BEYAZ SARAY’DA BİR YOZGATLI!

Özlem Kalkan

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*